Bu çalışma, günümüz Batı egemenlik ilişkilerinin sürekli bir kriz ve istikrarsızlık sarmalına girmesiyle ortaya çıkan "askıda düzen" olgusunu ve bunun gündelik yaşamdaki "posthuman tekinsizlik" yansımalarını ele almaktadır. Yazara göre Batı modernleşmesi ve evrensellik iddiası tarihsel sınırına ulaşarak çökmüş, ancak Batı üstünlüğünden vazgeçilmediği için kuralsızlık, değersizleşme ve kurumsal temsil krizleri birer norm haline gelmiştir. Bu tarihsel aralıkta, insanlığın yön duygusunu belirleyen "Ne Yapmalı?" sorusu askıya alınmış; yerini geleceksizlik, endişe ve kadere teslimiyet beyanları almıştır. Düzenin yapısal olarak marjinalleşmesi, gündelik hayatta somut karşılıkları olan "melankolik", "müptezel/bağımlı" ve "antici/isyankâr" gibi posthuman tekinsiz insan tiplerini üretmektedir. Metin, mevcut çöküş ve barbarlaşma eğiliminin kaçınılmaz bir kader olmadığını vurgulayarak; Doğu-Batı çatışmasını aşacak, dünya uygarlık mirasını koruyacak yeni bir değerler dilinin ve toplumsal yön arayışının inşa edilmesi gerektiğini savunmaktadır. Türkiye'nin de köklü tarihsel birikimiyle bu yeni ufkun inşasına katkı sunma potansiyeline işaret edilmektedir.
This study explores the concept of an "order on hold" arising from the perpetual crisis of Western global hegemony, analyzing its reflections in daily life through "posthuman states of uncanniness". The author argues that while Western modernization and universalism have reached their historical limits and collapsed, the refusal to relinquish Western supremacy has transformed lawlessness, devaluation, and institutional crises into a new normal. Within this historical hiatus, the fundamental question of "What is to be Done?", which historically guided humanity’s sense of direction, has been suspended, replaced by global uncertainty, anxiety, and fatalism. This structural marginalization of the prescribed order produces distinct posthuman uncanny typologies in everyday life, namely the "melancholic," the "corrupted/dependent," and the "antic/rebellious" types. The text posits that this civilizational erosion and regression into barbarism are not inevitable destinies. Instead, it underscores the urgent need to reconstitute a new language of values that transcends the East-West dichotomy and revitalizes human civilization, noting Turkey's unique historical capacity to contribute to this pursuit.